1920 yılı Ocak ayına gelindiğinde İttihatçılar (Karakol cemiyeti) iyice kontrolden çıktılar. Mührü Mustafa Kemal'den geri almak istiyorlardı. Talimatlarını dinlemeyen ve Mustafa Kemal'e gönülden bağlı Yahya Kaptan'ı İzmit'te vurdular. Mustafa Kemal şoka girdi. Ardından Uşak kongresi temsil heyeti olarak mühür kazıttılar.
Atatürk'ün kurtuluş savaşında izlediği yol haritası. 1 - SAMSUN'A ÇIKIŞI : Kurtuluş Savaşının başlangıcı kabul edilir. 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun'a gelmiş ve burada Milli Mücadelenin başlamasını sağlamıştır. 2 - AMASYA GENELGESİ : Yeni Türk devletinin kurulması için ilk adımın atıldığı yerdir. 22 Haziran
Mustafa Kemal Atatürk, Kurtuluş Savaşı sırasında orduları denetlerken. 100 yıl önce Rusya'da gerçekleşen Ekim Devrimi, 20. yüzyılda tüm dünyada etkisini hissettiren tarihi bir
Bununüzerine ülke işgale uğraması sonucunda Mustafa Kemal şüpheli olarak gösterilip Doğu’daki ayaklanmaları bastırmak ve İstanbul’dan uzaklaştırmak için 9. Tümen müfettişi olarak gönderilmiştir. Kurtuluş Savaşı döneminde ülkemizi bir çok yabancı ülke işgal etmeye çalışmıştır.
MustafaKemal Anadolu’ya herhangi bir yetkisi olmadan kendi iradesiyle de geçebilirdi. Ancak bu durumda etkisi daha az olacaktı. 9. Ordu müfettişi sıfatıyla Anadolu’ya gönderilmesi Mustafa Kemal’in etkisini arttıracak, resmi görevin sağlamış olduğu imkânlarından yararlanabilecekti. Mustafa Kemal’in Görevleri
i8NH. Her sanat yapıtı; üretildiği dönemin siyasal ve toplumsal durumunu, duygu ve düşünce dünyasını bir biçimde Mücadele, hem savaşın yaşandığı dönemde hem de savaştan sonra sanat ve edebiyat yapıtlarına yansımıştır. Kurtuluş Savaşı’nı destekleyen yazarlar, şairler ve gazeteciler Millî Mücadele anlayışının ve bilincinin gelişip yaygınlaşmasında, halka ulaştırılmasında önemli bir görev Savaşı’nı eserlerinde konu alan sanat ve edebiyat insanları, Millî Mücadele’yi genç kuşaklara aktararak ölümsüzleştirdi. Günümüzde de bu çalışmaların sürdürülmesi genç kuşaklarda tarih bilincinin ve vatan sevgisinin oluşması, bağımsızlık duygusunun gelişmesinde etkili Mücadele Dönemi’ni yaşayan ve bu süreçte yaşadıklarını yapıtlarına aktaran yazarların başında Halide Edip Adıvar gelir. Yazar; Kurtuluş Savaşı’na doğrudan katılmış, orduda onbaşı ve çavuş gibi rütbelerle görev almıştır. 1922’de kaleme aldığı “Ateşten Gömlek” adlı romanı, bu tanıklığın ürünüdür. “Türk’ün Ateşle İmtihanı” adlı eser de Millî Mücadele’yi yansıtan önemli Savaşını Anlatan EserlerMillî Mücadele Dönemi’nden sonra yazılmış olsa da dönemin ruhunu en iyi yansıtan romanlardan biri “Küçük Ağa”dır. Tarık Buğra, aşağıda bir bölümü verilen bu romanında Anadolu insanının Millî Mücadele’ye bakışını ve halkın Millî Mücadele’ye katılımını sağlamak amacıyla yapılan çalışmaları anlatmaktadırReis Bey başını salladı “Elbette. En mühimi de etrafınıza Kuvayımilliye’nin çete olmadığını, Kurtuluş Ordusu’nun çekirdeği olduğunu yaymaktır. Eli silah tutanlar gider katılır, kalanlar da karınca kararınca para ve mal yardımında bulunur. Aranızda bir heyet kurun; üç beş kuruş, bir kalıp sabun, bir çift çorap, bir çaputun bile değeri vardır. Toplayın, verin. Önümüz kış. Düşman boyuna ilerliyor. Yakında büyük çarpışmalar başlayacak. Ne kadar kuvvetli olursak o kadar dayanabiliriz. Dayandıkça da derlenip toparlanırız…”Kemal Tahir’in “Esir Şehrin İnsanları” ve “Yorgun Savaşçı”, Samim Kocagöz’ün “Kalpaklılar” ve “Doludizgin”, Aka Gündüz’ün “Dikmen Yıldızı”, Mithat Cemal Kuntay’ın “Üç İstanbul”, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Yaban”, Turgut Özakman’ın “Şu Çılgın Türkler” adlı yapıtları Millî Mücadele’yi konu alan başlıca ve Tek AdamFalih Rıfkı Atay, Millî Mücadele’yi destekleyen gazetecilerin başında gelir. Her zaman Mustafa Kemal’in yakınında olan yazar, bu dönemle ilgili anılarını “Çankaya” adlı yapıtında toplamıştır. Bu konuda ortaya konan en önemli eserlerden biri Şevket Süreyya Aydemir’in yazmış olduğu üç ciltlik “Tek Adam” Savaşı’nı ilk ağızdan belgelerle ortaya koyan en önemli yapıt ise Mustafa Kemal’in 15-20 Ekim 1927’de CHP’nin kurultayında okumuş olduğu “Nutuk”tur. “1919 senesi Mayısı’nın on dokuzuncu günü Samsun’a çıktım.” cümlesiyle başlayıp “Gençliğe Hitabe” ile biten “Nutuk”, 1919-1927 yılları arasını tüm ayrıntılarıyla ele türünde de orduyu coşturan, halka moral veren eserler verilmiştir. Bu türde Kemalettin Kamu’nun “Dumlupınar Önünde”, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Üç Şehitler Destanı”, Nâzım Hikmet’in “Kuvayımilliye Destanı”, Cahit Külebi’nin “Atatürk Kurtuluş Savaşı’nda” adlı şiirleri oldukça önemlidir. Cahit Külebi’nin şiirinden alınan yandaki bölüm, Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışının yarattığı umudu Mücadele halk edebiyatına da konu olmuş, yerel halk kahramanlarının mücadelesini anlatan anonim şiirler yazılmış, türküler yakılmıştır. Bu eserlerin en iyi örneklerinden biri, Güney Cephesi’nde Fransızlara karşı Antep’te savaşan Molla Mehmet Karayılan’a yakılan Mücadele, resim ve heykel sanatçıları tarafından da ele alınmış bu alanlarda Ruhi Arel, Nejat Çelik, Ali Çelebi, İbrahim Çallı, Zühtü Müridoğlu, Hüseyin Özkan ve İlhan Koman gibi sanatçıların yapıtları öne Bulunan Atatürk HeykeliMillî Mücadele, sinemaya ve dizi filmlerine de konu olmuştur. Bu konudaki ilk eserler, Fuat Uzkınay’ın “İstiklal” 1922 ve “Zafer Yolları” 1923 isimli belgesel Bulunan Kurtuluş Savaşı Temalı KabartmalarHalide Edip Adıvar’ın aynı adlı romanından uyarlanan “Ateşten Gömlek” 1923, senaryo yazarlığını ve yönetmenliğini Muhsin Ertuğrul’un yaptığı Millî Mücadele’yi konu edinen ilk uzun metrajlı filmdir. “Ankara Postası” 1928, “Bir Millet Uyanıyor” 1932, “İstiklal Madalyası” 1948, “Kalpaklılar” 1959, “Dağ Başını Duman Almış” 1964, “Son Osmanlı Yandım Ali” 2006, “Mustafa” 2008, “Dersimiz Atatürk” 2009, “Veda” 2010 ve “Taş Mektep” 2013 bu konuyu işleyen ya da bu konuya değinen filmlerden konuda dizi filmler de çekilmiştir. Yönetmenliğini Yücel Çakmaklı’nın yaptığı “Küçük Ağa” 1983, Ziya Öztan’ın “Kurtuluş” 1994 ve Cafer Özgül’ün “Esir Şehrin İnsanları” 2003 bu eserlerden Afişleri
Bugün 19 Mayıs 2019. Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Kurtuluş Savaşı’nı başlatmak için Samsun’a ayak bastığı tarihten itibaren tam yüz yıl geçmiş. Mayıs 1919’da Osmanlı İmparatorluğu askeri, siyasal, ekonomik ve toplumsal anlamda tamamen yıkılmış idi. Daha sekiz yıl önce imparatorluğun sınırları Adriyatik’ten İran sınırına, Makedonya’dan Mısır sınırına kadar uzanmaktaydı. İmparatorluk 1911’de Rumeli Makedonya, Kosova, Teselya, Epir, Arnavutluk, Anadolu, Irak, Filistin bugünkü İsrail, Ürdün ve Filistin Yönetimi, Suriye, Hicaz bugünkü Suudi Arabistan ve Ege Adalarının çoğunluğu ile Kuzey Afrika’da Trablus bugünkü Libya eyaletinden oluşan geniş bir coğrafyaya sahipti. 1911’den sonraki sekiz yıl içinde Anadolu ve Doğu Trakya hariç, bu geniş topraklar elden çıktığı gibi, Selanik ve Beyrut gibi hayati öneme sahip ekonomik merkezler ile beraber kutsal Hicaz toprakları ile Kudüs de kaybedilmişti. İmparatorluğun bitmez tükenmez savaşlardaki nüfus kayıpları da inanılmaz idi. Balkan Savaşlarında kaybedilmiş olan 125,000 askeri bir yana koyarsak, sadece I. Dünya Savaşındaki askeri ve sivil kayıplar 3,000,000 kişiyi bulmuş, yaklaşık 500,000 kişi de yaralanmıştı. Sadece I. Dünya Savaşındaki askeri ve sivil ölümler tüm nüfusun %15’ini bulmuştu. Kıyaslamak gerekirse, II. Dünya Savaşında görülmemiş yıkıma uğramış Almanya’daki toplam kayıpların nüfusa oranı en kötümser tahmin ile beraber %11’i bulmaktaydı. Reform, Aydınlanma Çağı, Sanayi Devrimi gibi insanlık uygarlığının kritik ilerlemelerini kaçıran imparatorluk, daha 1875 yılında ekonomik tamamen çökmüştür. İlk yabancı borcun 1855 yılında alınmış olduğu düşünülürse, sadece 30 yılda bu borçların nasıl ödenemez hale geldiği de acı ama başka bir yazıda anlatılması gereken bir hikayedir. Siyasi anlamda meşrutiyet kılıfı giydirilmiş, dini usullere ve tarıma dayalı bir devlet kimliğindeki imparatorluğun kaderi, I. Dünya Savaşı’nın mağlubiyetini simgeleyen Mondros Ateşkes Anlaşması ile mühürlenmişti. Mondros Anlaşması, mağlup olmuş diğer Merkezi Devletlerin imza etmek zorunda kaldığı anlaşmaların şartlarına göre çok daha ağır şartlar içeriyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın Kurtuluş Savaşı vizyonu mutlak bir şekilde yok olmuş bir devletin enkazı içinde filizlenmişti. Mustafa Kemal Paşa, Mayıs 1919 itibari ile on yedi yılı aşan subaylık deneyime sahipti. İlk savaş deneyimini 1905 Suriye görevini saymazsak 1911 Arnavutluk isyanını bastırmak için gönderilen ordunun kurmay subaylığı ile yaşamıştı. Daha sonra 1911-1912 yılarındaki Trablusgarp cephesinde Tobruk ve Derne direnişinin liderliğini ve Balkan Savaşında Bolayır Cephesinin ve Edirne’ye karşı taarruz eden ordunun kurmay subaylığını yapmıştır. İlk büyük mevcutlu askeri birliği komutasını üstlendiği savaş, Çanakkale Savaşıdır. Çanakkale Savaşında 18 Nisan-20 Aralık 1915 ilk defa tümen komutanlığı yapmış, bu savaştaki muazzam başarısı ile Anafartalar Grubu komutanı olmuştur. 1 Nisan 1916’da Doğu Anadolu’yu Ruslara karşı savunmak üzere ilk defa tuğgeneral rütbesine terfi ederek 16. Kolordu komutanı olmuştur. Mustafa Kemal Paşa; 1 Nisan 1916 ile 14 Mayıs 1917 arasındaki dönemde Doğu Anadolu’da esnek savunma ve geri çekilme ile düşmanı yıpratma ve daha sonra karşı taarruz ile düşmanın dengesini bozma prensibinin en güzel örneğini vermiştir. 15 Aralık 1917’de veliaht prens Vahdettin ile beraber Alman Batı Cephesini incelemeye gitmiştir. Bu ziyaretinde Almanların tarifi imkânsız bir askeri ve mühendislik dehası olan Hindenburg savunma sistemini yerinde görmüş ancak aynı zamanda Batılı Müttefiklerin karşı konulamaz niteliksel ve niceliksel üstünlüğünü de tespit etmiş ve savaşın Merkezi Devletler açısından kesin ve tamamen kaybedileceğini orada saptamıştır. Mustafa Kemal Paşa; 7 Ağustos 1918’de, daha önce İngilizlerin eline düşmüş olan Kudüs’ün hemen kuzeyinde oluşturulmuş Nablus savunma hattını oluşturan Yıldırım Ordular Grubuna dahil 7. Ordu komutanlığına atanmıştır. Yıldırım Ordular Grubu, isminin aksine ordular grubu olmaktan uzak en fazla zayıf bir ordu niteliğinde olup, savunulması olanaksız bir hattı tutmak ile görevlendirilmişti. Bu ordular grubunun karşında askeri mevcudu itibari ile ve topçu ve hava kuvveti anlamında çok üstün, zırhlı araçlar ile donatılmış, lojistiği mükemmel bir şekilde Mısır’dan yapılan İngiliz-Hint orduları bulunmakta idi. Nablus savunma hattının sol kanadına İngiliz subayı Thomas Edward Lawrence komutasında yer alan isyancı Arap süvarileri bulunurken, savunma hattının sağ kanadı olan Akdeniz’de İngiliz ve Fransız deniz güçleri yer almaktaydı. 19 Eylül 1918’de başlayan düşman taarruzu daha ilk safhasında, Mustafa Kemal Paşa’nın komutasındaki 7. Ordu hariç olmak üzere, tüm ordular grubunu mutlak bir şekilde imha etmiştir. 7. Ordu ise en az kayıp ile tam 37 gün düzenini bozmadan neredeyse tam 700 km. geri çekilerek, 26 Ekim 1918 Halep’in kuzeyinde bir savunma hattı kurmuş ve düşmanın Güneydoğu Anadolu’ya girmesini engellemiştir. 30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Anlaşması imzalandığında, artık sadece 7. Ordunun oluşturduğu Yıldırım Ordular Grubu halen son teşkil edilmiş savunma hattında savaşır durumda idi. Mustafa Kemal Paşa’nın 1919 Mayıs öncesindeki askeri deneyimi kısa ama son derece parlaktır. Trablus’ta düzensiz birlikler ile düzenli ve yüksek ateş gücüne sahip İtalyanları sahil şeridine mıhlayarak, çok başarılı bir gerilla savaşı örneği vermiştir. Çanakkale Savaşında ise Trablusgarp Savaşındaki savunma başarısını düzenli birlikler ile tekrarlamış, düşmanın stratejik olarak Gelibolu Yarımadasını hangi noktalardan kesip bölmeye çalışacağını bir usta satranç oyuncusu gözü ile tahmin etmiştir. Doğu Anadolu’da ise savunulamayacak mevkilerden geri çekilerek, düşmanı savunulamayacak mevkileri işgal etmeyi cesaretlendirmiş, lojistik merkezlerinden uzaklaşan düşmanı doğru zamanda karşı taarruz ile geri atarak sürekli bir yıpratma savaşının içine sürüklemiştir. 1918 Eylül’ündeki Nablus diğer adı ile Mecidiye Savaşında, son derece hareketli ve ateş gücü yüksek bir düşmana karşı, ordusunu başarı ile koruyarak savunulması olanaklı bir hatta çekme başarısını göstermiştir. Türk ve Osmanlı tarihinde ve askeri literatüründe başarılı bir ricat yani uzun bir geri çekilme örneği neredeyse yoktur. 1919 Mayıs tarihinde Mustafa Kemal Paşa’nın bir generalissimo yani tüm kara, hava ve deniz güçlerinden oluşan bir birleşik gücü yönetme deneyimi yoktur. General oluşunun üzerinden sadece üç yıl geçmiştir. Ancak Mustafa Kemal Paşa’nın askeri literatürdeki bilgisi Antik Çağlardan, Boer Savaşlarına kadar geniş bir yelpazededir. Bu akademik bilgiyi Trablusgarp’tan başlayarak I. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar başarılı bir şekilde sahada icra etmiştir. Kurtuluş Savaşı da bu deneyim ve akademik bilginin bileşimi ile kazanılmıştır. Savaşın ilk safhasında safhalarında düzensiz birlikler Kuvayı Milliye ile yapılan mücadele düşmanın ilerleyişini yavaşlatmış, ikinci safhasında ise düzensiz ve zayıf düzenli birlikler ile Doğu Ege ve Doğu Marmara İnönü Savaşları ile savunulmaya çalışılmıştır. Savaşın üçüncü safhasında ise Yunan taarruzları karşı konulamaz Kütahya-Eskişehir Taarruzu hale gelince, genel bir geri çekilme ile düşman lojistik merkezinden İzmir uzaklaşmasına izin verilmiş, Sakarya’da bir yıpratma savaşı ile bozguna uğratılmıştır. Savaşın son safhası ise uygarlık tarihinin en büyük askeri dehalarından biri olan Napolyon Bonaparte’ın askeri baş yapıtı olan Austerlitz’in 1805 veya Moltke’nin Fransız ordular grubunu tamamen imha ettiği Sedan Savaşı’nın 1871 bir benzerini oluşturan Büyük Taarruz ’dur. Ancak Büyük Taarruz ’un tatbik edildiği dönem itibari ile askeri teknolojinin geldiği nokta seri atışlı toplar, makineli tüfek savunan tarafa büyük bir avantaj sağlamaktadır. Büyük Taarruz sırasında güçler denkliği ancak sağlanmış, savunan tarafın doğal avantajına rağmen, düşman mutlak bir şekilde imha edilmiştir. I. Dünya Savaşı döneminde böyle bir örnek bulunmamaktadır. Mayıs 1919’da şartlar Türkiye için o kadar kötü idi ki, Mustafa Kemal Paşa’nın askeri vizyonu tek başına Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında yeterli olmayacaktı. 1919 yılı itibari ile savaşın galipleri olan Britanya İmparatorluğu, Fransa, ABD ve İtalya’nın oluşturduğu blok, ezici bir askeri ve ekonomik üstünlüğüne sahipti. Bu güç, Almanya’nın savaşı kazanmak üzere başlatmış olduğu İlkbahar 1918 büyük taarruz dizisini Paris’e ulaşamadan durdurabilmiş, daha sonra yüz gün boyunca devam eden karşı taarruz dizisi ile aşılamaz olarak tanımlanan meşhur Hindenburg savunma sistemini bir yumurtayı çatlatır gibi kırmıştır. Merkezi Devletlerin Ekim ve Kasım 1918’de çöktüğü dönemde, Müttefikler neredeyse son doğal bariyer olan Ren Nehrine yaklaşmakta idi. Batılı müttefikler aynı zamanda Bulgaristan’a karşı dağ geçitlerinde, Osmanlı İmparatorluğuna karşı Filistin ve Irak cephelerinde ezici bir güçle muzaffer olmuşlar, İtalyanlar ise Vittorio Veneto’da tüm Avusturya-Macaristan ordularını bir darbe ile imha etmeyi başarmıştır. Dünyanın en güçlü donanması olan İngiliz Donanması, Kuzey Denizi ve Manş Denizinde Alman Donanmasını başarılı bir şekilde tecrit etmiş, Almanya’yı da başarılı bir şekilde abluka ederek Alman ekonomisini gerçek anlamda nefessiz bırakmıştır. Öyle ki 1918 Kasım’ında sıradan bir Alman vatandaşının günlük aldığı kalori miktarı ortalama 1200 kaloriye kadar düşmüştü. Alman halkı savaşın son yılında zafiyet geçirecek kadar açtır. Ancak bu muazzam gücün içsel anlamda önemli zaafları vardır. Batılı Müttefikler, Merkezi Devletlerin aksine demokrasi ile yönetilmekteydi. Savaşın neden olduğu korkunç kayıplar halkı savaştan bıktırmıştı. Batı cephesinde tipik bir askerin ortalama ömrünün 3 hafta ile ölçüldüğü dikkate alındığı zaman kamuoyunun askerlerin derhal terhis edilmesi yönündeki müthiş baskısı anlaşılır gibiydi. Daha barış görüşmeleri sırasında dört büyük gücün arasındaki uyumsuzluk ortaya çıkmıştı. Savaşın en büyük yükünü çeken Fransa, Almanya’nın parçalanarak 1871 öncesine döndürülmesi tezinde ısrarcı idi. Bu tezini müttefiklerine kabul ettiremeyen Fransa’nın hedefi, Almanya’nın kalıcı bir şekilde zayıflatılması ve kontrol altında tutulması idi. İtalyanlar ise Avusturya-Macaristan’dan kopardıkları kuzeydoğu İtalya’nın yanı sıra eski müttefikleri olan Sırbistan’ın işgal ettiği Dalmaçya kıyısına göz dikmişti. ABD ise savaş sırasında İngiliz-Fransız ortaklığına muazzam dış borç vererek savaşın ekonomik anlamda kazanılmasını sağlamış olmasına rağmen 1919’da henüz siyasi ve askeri güç olarak hafif sıklet bir büyük güç idi. ABD’de Kongre ve Senato, ABD Başkanı Wilson’ın 14 temel prensibinin İngiliz-Fransız ortaklığı tarafından kabul edilmesine rağmen fiilen uygulanmamasına tepkili idi. İngilizler ise Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması fikrinin en önde savunucuları idi. Ancak ateşkesten hemen sonra imparatorluğun tacının en değerli taşı olan Hindistan’daki huzursuzluk son raddeye gelmiş, Mısır’da açık bir isyan çıkmış ve yeni işgal edilmiş olan Arap topraklarında karmaşa bitmemişti. Britanya İmparatorluğu bir taraftan müttefiki Fransa’yı Almanya konusunda dizginlemeye çalışırken, ABD’nin ekonomik gücünü ise siyasi olarak kullanmasını engellemeye çalışıyordu. Bir başka sorun da Sovyet Devrimi ile başa gelen komünistlerin İngiliz petrol şirketi BP’nin Bakü’deki imtiyazlarının ortadan kaldırması idi. Bu neden ile İngiltere komünistlere karşı Beyaz Rusları destekleyerek Rus İç savaşının bir tarafı haline gelmişti. İmparatorluğun en iç çemberinde yer alan İrlanda’da ise bağımsızlık mücadelesi yeni başlamıştı. İngiliz Başbakanı Lloyd George bu nedenler ile Osmanlı İmparatorluğu’nun kalanını parçalama görevini fırsatçı Yunanistan’a tahvil edecektir. Mustafa Kemal Paşa 1919 yılında Batılı Müttefiklerin hedefleri arasındaki farkları ve çıkar çatışmalarını mükemmel bir şekilde analiz etmiş ve Kurtuluş Savaşı’nın başında İtalya ile Fransa’yı İngiltere-Yunanistan ekseninden uzaklaştırmayı başarmıştır. Bu arada Sovyetlerin tarafsızlığını sağlayarak Doğu Anadolu’daki Ermeni işgalini ortadan kaldırmış, daha sonra Kurtuluş Savaşı’nın ileriki safhalarında Sovyetler’in maddi ve askeri desteğini daha büyük ölçüde sağlayabilmiştir. Mustafa Kemal Paşa 1919 Mayıs’ında başlattığı Kurtuluş Savaşı’nı bu vizyona dayandırmış idi. Askeri ve diplomatik ustalığını, siyasi zekâsı ile birleştirdiğinde bu büyük mücadeleyi tüm Türkiye’nin varoluş mücadelesi haline getirmişti. Kurtuluş Savaşı bittiğinde Gazi Mustafa Kemal Paşa, daha büyük bir vizyonu tarih sahnesine koyacak idi Modern Türkiye Cumhuriyeti inşa etmek… Burak Köylüoğlu Belki bu yazıları da okumak isteyebilirsiniz? Mail listesine katılınYeni yazılardan haberdar olun. Teşekkürler! Kayıt oldunuz. Üzgünüz. Kayıt bilgileriniz tamamen koruma altındadır.
İşgal güçleri ve İstanbul Hükümeti’nin baskıları sonucunda çok sevdiği askerlik mesleğinden ayrılmak zorunda kalan Mustafa Kemal Paşa, milletin sivil ferdi ve Milli Mücadele’nin lideri olarak ülkenin kurtuluşu için çalışmıştır. O, askerlik mesleğinden istifa ettiği 8 Temmuz 1919’dan Başkumandanlık yasasının kabul edildiği 5 Ağustos 1921 tarihine kadar milli kuvvetlerin örgütlenmesinde, düzenli orduların kurulmasında, iç ayaklanmaların bastırılmasında ve düşmanla yapılan muharebelerde örgütleyici ve yönlendirici bir rol oynamasına rağmen askeri harekâtta komutan olarak fiilen ve resmen görev almamıştır. Bu süre zarfında diğer arkadaşlarını görevlendirmiş, askerî harekâtı ve askerî hazırlıkları savaşın amacına uygun olarak yönlendirmiş, Sakarya Meydan Muharebesi’nden itibaren ise fiilen ve resmen başkomutanlığı devralmış ve Kurtuluş Savaşı’nın sonuna kadar hem harp yönetiminin hem de askerî harekât yönetiminin sorumluluğunu aynı anda taşımıştır. Batı cephesinde çok üstün kuvvetlerle 10 Temmuz 1921’de başlayan Yunan saldırısı başarıya ulaşmış, Eskişehir düşmüş, İsmet Paşa, Türk ordusunun Alpu-Çifteler hattına çekilmesini emretmişti. Yunanlıların Seyitgazi doğusundaki Kırgız dağını ele geçirmesi üzerine Türk birlikleri daha geriye alınmıştı. 18 Temmuz’da Karacahisar’a nakledilmiş olan Garp Cephesi’ne gelen Mustafa Kemal, duruma müdahale etmek mecburiyetini duymuş ve cephe kumandanına orduyu Sakarya gerisine çekmek üzere Eskişehir’in kuzey ve güneyinde toplanması için talimat vermişti. Savaşan iki ordu arasına nehri sokmak ve Türk ordusuna derlenmek toplanmak için zaman kazandırmayı düşünmüştü. Mustafa Kemal’in yönlendirmesiyle İsmet Paşa, geri çekilme emrini vermiş ve durumu Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisliği’ne vekâlet eden Fevzi Paşa’ya da bildirmişti. Onun da onayı ile çekilme başlamış ve 25 Temmuz’a kadar Türk birlikleri Sakarya’nın doğusuna çekilmişlerdi. Türk ordusunun bu şekilde geri çekilişinin en büyük sakıncası Eskişehir gibi stratejik bakımdan önemli bir kenti ve birçok toprakları düşmana bırakmaktan dolayı kamuoyunda doğabilecek manevî sarsıntıydı. Mustafa Kemal’e göre bu sakıncalar, kısa zamanda elde edilebilecek başarılı sonuçlarla kendiliğinden ortadan kalkacaktı. Askerliğin gereği, kararsızlığa düşmeden uygulamak gerekiyordu. O da bunu yapmıştı. Onun tahmin ettiği manevî sakıncalar hemen kendini gösterdi. İlk tepkiler TBMM’den geldi. Özellikle muhalifler, düşman tehlikesinin Ankara yakınlarına gelmesi ile Mustafa Kemal’e sert eleştiriler yöneltmeye başladılar. Mustafa Kemal’i ve kumandanları bu sonuçtan sorumlu tutuyorlardı. Meclis’te heyecan ve hiddet son dereceyi bulmuştu. Milletvekilleri arasında “Ordu nereye gidiyor? Millet nereye götürülüyor? Bu gidişatın elbette bir sorumlusu vardır; O nerededir? Onu göremiyoruz. Bugünkü acıklı ve korkunç durumun asıl sorumlusunu ordunun başında görmek isterdik.” şeklinde sesler yükseldiği gibi, son ümidin de kaybolduğuna inananlar bile vardı. Mustafa Kemal’in ordunun başına geçmesini isteyen muhalif grup, bütün bu başarısızlıkları ona yıkıp yıpratmak düşüncesindeydi. Ona inanlar ise, ordunun başına geçtiği takdirde bilgi ve tecrübesiyle ülkeyi kurtaracağını ileri sürüyorlardı. Bazı milletvekilleri de Mustafa Kemal’in ordunun başına geçmesinin son ümidin de yitirilmiş olduğu inancını doğuracağını ve kamuoyunda olumsuz etki yapacağını ileri sürüyorlardı. Ancak yapılan tartışmalarda milletvekillerinin büyük çoğunluğu, Atatürkün ordunun başına geçmesini son çare ve son önlem olarak görüyorlardı. Meclisin bu görüşü çabucak halk arasında da yayılmıştı. Tartışmalar karşısında Mustafa Kemal’in sessiz kalması ve komutayı almak için bir girişimde bulunmaması, felaketin yakın ve kesin olduğu inancını yaygınlaştırmıştı. Bunu anlar anlamaz kürsüye çıkan Mustafa Kemal, 4 Ağustos 1921’de verdiği bir öneri ile başkomutanlığı kabul ettiğini bildirdi ve beklenen yararların çabucak elde edilebilmesi için Meclis’in tüm yetkilerinin kendisine verilmesini ve bunun üç ay gibi kısa bir süreyle sınırlandırılmasını istedi. Bu önergenin okunmasından sonra tartışmalar “Başkumandan Vekili” mi yoksa “Başkumandan” mı olması gerektiği üzerinde yoğunlaştı. Mustafa Kemal, kişisel endişeler taşıyanlara ve Meclis’in iş göremez hale düşeceğinden korkanlara teminat verdi. İstediği yetkileri temin edecek bir kanun tasarısı hazırladı. 5 Ağustos 1921’de yapılan oylama sonucunda “Başkumandanlık Kanunu” kabul edildi. Böylece yaklaşık bir yıl aradan sonra Başkumandan sıfatıyla bütün sorumluluğu üstlenerek Kurtuluş Savaşı’nda askerî harekâtın kumandasını eline aldı. » “M. Kemal Atatürk“ sayfasına dön! Yorum Yap! Yazı Ayrıntıları... Yazdır! Bu Yazıyı Paylaşın!
kurtuluş savaşında mustafa kemal in etkisi